Türkiye LGBTİ Birliği'nden Burçin Mehmet Atak ile özel bir söyleşi gerçekleştirdi
İşte o söyleşi..
Bilmeyenler için.. Mehmet Atak kimdir?
İnsanım kendini tarifi epey zor, sıkı bir dış göz gerekiyor.
Bilemedim.. Yaptığım iş oyunculuk ve yönetmenlik, ama bende işten epey
öte. Kendime sanatçı demem, o tanımı TC’de sadece Beklan Algan ve Şahika
Tekand için kullanırım tiyatro alanında. Tiyatroda hep kendi yolumu,
sözümü, biçimimi aradım, arıyorum. Oyuncu olarak tiyatro dışında kısa ve
uzun metraj filmlerde ve mini dizilerde de çalıştım. Çeşitli dönemler
jazz club işletmeciliği, tv ve radyo programı sunuculuğu ve yapımcılığı,
gazetecilik demek istemiyorum ama bazı dönemler düzenli gazete ve
dergilerde yazdım, barmenlik, modellik, bahçıvanlık, badanacılık,
garsonluk, cast yönetmenliği, basın ve halkla ilişkiler, seslendirme,
dansçılık, senaristlik, rehberlik gibi bir dolu iş yaptım. Tiyatrodan
uzak kaldığım ya da uzak kalmak zorunda kaldığım dönemler oldu. Önceleri
çok zor gelirdi ya da geçici dönem olarak bakardım. Daha sonra şunu
fark ettim, evet içimde bir boşluk taşıyorum ama ölmüyorum. Yani nefes
almak, yemek, içmek, dışkılamak gibi değil, ölmüyorsun. Masal Pınarı:
Devlet İnsanı Sadece Canını Alarak Öldürmez’de Işık Yenersu, Rüçhan
Çalışkur, Şebnem Bozoklu, Ayça Damgacı, Yeşim Büber, Tilbe Saran, Ayşe
Lebriz, Defne Halman, Ayşe Tunabaoylu, Akasya Aslıtürkmen, Ayten
Uncuoğlu, Eylem Yıldız’la beraber oyuncularımdan biri de Esmeray’dı.
Pınar Selek için Garaj İstanbul’da yarım sahnelemek zorunda kaldığım
Masal Pınarı: Devlet İnsanı Sadece Canını Alarak Öldürmez’den sonra
“son” demiştim “bir daha tiyatro yok”. Ama 5-6 sene sonra iki ayrı proje
üzerine çalıştım, “Put Yapım Evleri” üzerine ciddi bir ekiple bir
seneye yakın çalıştım ama yapımcı bütçeyi denkleştiremedi. Sonra
Merheba’yı teklif ettiler, bana dokunan şeyler buldum. Re-write ve
konsepte çalışmaya başladım. Sıfır bütçeye rağmen sahnelendi. Nasip.
Neden tiyatroyu seçtiniz?
Aslında ilk tiyatro değildi kafamdaki. Çok çocukken Franco Nero’nun
Güney Amerika’da falan geçen macera filmleri vardı çok severdim ve
Franco Nero’yu bir meslek zannedip “büyüyünce ne olacaksın?” diyenlere
“Franco Nero” derdim. Futbol, resim, atletizm, siyaset, sosyoloji,
antropoloji, felsefe, sinema, tarım vb bir dolu branşa ilgi duydum,
küçük çapta denemeler yaptım. Oyunculuk ilk devrin siyah-beyaz TRT’sinde
Igmar Bergman filmleri gösterildiğinde içime düştü. Yedinci Mühür,
Sessizlik, Yaban Çilekleri, Kutsal Bakire Kaynağı… Çok küçüktüm,
mümkünmüş gibi “oyuncu olacağım ve sadece Igmar Bergman filmlerinde
oynayacağım” derdim. Tiyatro oyunculuğu ise içime ilk İzmir’de Müşfik
Kenter’i seyrettiğimde düştü. Hatta bir kez Sevgi Hanım (Sanlı) bir oyun
için “bu rolde ilk kez Müşfik’ten sonra birini beğendim” dediğinde
uçmuştum. Ego ne berbat, ne sahte bir şey. Hadsizce sevinmiştim oysa
seneler sonra o rolü o dönem ne kadar yanlış, eksik, abartılı oynamış
olduğumu düşünüyorum. Ben ölümle epey barışık bir insanım, mecazi ya da
reel ölümsüzlük tamahım yoktur. Hatta bir dönem kalıcı diye yazı yazmayı
bile bırakmıştım. Yani belki de burada ve şimdi olduğu, geriye
kalmayacağı için tiyatroyu çok sevdim. Bir de tiyatro temas, temas çok
çok önemli. Temas etmeden ezberlerimiz çatlatamaz, empati kuramayız.
Sahne sizin için ne ifade ediyor?
Dediğim gibi tiyatro yapmayınca ölmüyorsunuz. Ama dilerim hayatımın
tüm algı değişimlerinde beraber oluruz. Tabii belki bir gün gelir bu yol
arkadaşlığı fenaya gider, tiyatro beni ya da ben tiyatroyu bırakırım,
yollarımız ayrılır. Ben önce başladığım oyunculuğu ve yönetmenliği hiç
kıyaslayamadım. Belki ilk göz ağrılığından oyunculukla duygusal ilişkim
daha fazla ama hiç hangisini daha çok sevdiğimi ayıramadım. Birbiriyle
teması olsa da çok farklı iki şey. Sahnede olmakla tuhaf bir bağım var.
Ben bir oyun çalışmaya başladığımda tek kanallı olurum, yemek yerken,
biriyle konuşurken hep aklımda oyun vardır, o süreçte oyunla yatıp
oyunla kalkarım. Oyun dışından yanımdaki insanlar için tahammül fersah
oluyorum herhalde. .
Tiyatro dışında neler yapıyorsunuz?
Bazı yerlerde “aktivist” titri yüklüyorlar, çok rahatsız oluyorum.
Çünkü her insan aktivisttir, vicadanımıza, hayatımıza dokunan şeylere
tepki veririz. Pek çok hak arama kampanyası başlattım, içinde çalıştım.
İlk başlattığım dönemin Express dergisinde öldürülen gazeteci arkadaşım
Metin Göktepe öldürüldüğünde Plaza de Mayo Annelerinden esinle “Never
Forget, Never Forgive” diye bir kampanya idi, ardından Küçük İskender’in
kitabının yasaklanmasına karşı bir kampanya. Cumartesi Anneleri’nin
ikinci dönemini İHD içinde Leman Yurtsever’le beraber başlattık. Üç
buçuk seneden fazla gönüllü Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon’da
çalıştım. TMK Mağduru Çocuklar için Adalet Çağırıcıları, Kolluğun
Öldürdüğü Kürt Çocuklar için Bir Göz De Sen Ol, Yargı Mağdurları için
Adalet Çağırıcıları, TC BM Zorla Kaybedilmeye Karşı Sözleşmeyi İmzala
gibi kampanyalar başlattım. Keza bireysel hak ihlallari için de cirmim
kadar epey kampanya başlattım. Defalarca TCK 318’den (Halkı Askerlikten
Soğutmak) yargılandım, sezeryansız doğum yapmış üç kadını çocuklarını
asker değil bebek olarak doğurdukları tanığı olarak mahkemeye çıkardığım
akıllara seza “Herkes Bebek doğar” davası bunların biriydi. Hala
anlamıyorum, üstelik mevcut Anayasa’ya bile aykırı olduğu halde “Halkı
askerlijten Soğutmak” diye bir suç tanımı olabilir? O zaman Halkı
Dansözlüktan Soğutmak, Halkı İmamlıktan Soğutmak gibi suç tanımlar da
olsun bari… Biliyormusunuz Askerlik Kanunu tek başına Anauasa’ya göre
suçtur, ayrımcılık suçu işler: “Vatandaşlık görevi” diye bir yanım
vardır bu kanunda, o zaman kadınları, heroseksüel olmayan erkekleri ve
fiziki engelli erkekleri otomatikman “vatandaş değil” olarak tanımlamış
olursunuz. Seneler öce KAOS GL’nin Homofobiye Karşı Çağrı’sını imzalamış
az sayıda insandan biriydim. Daha sonra yargı yoluyla Lambdaistanbul’u,
derneğin ismindeki ve tüzüğündeki lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve
transeksüel kelimelerinin “hukuka, genel ahlaka ve Türk aile yapısına”
aykırı olduğu gerekçesiyle kapatmaya kalktıklarında da destek
imzacılarından biriydim. Her an haldır haldır bir şeyler yapmaya
çalışıyormuşum gibi bir intiba oluşacak. Değil tembellik ederim bol bol,
hayal kurarım, bitki yetiştiririm, su aygırı biriktirim, müzik
dinlerim, televizyonda film seyrederim, yemek yaparım, sevgilim ve
arkadaşlarımla birebir zaman geçiririm. Eskiden seyahat de ederdim ama
artık canım istemiyor, ihtiyarladım herhalde.
Türkiye denince aklınıza gelen ilk şey?
Militarizm… TC baştan militarist kurulmuş bir devlet. Eğitimden
çalışmaya, sağlıktan cinselliğe TC’de herşey militarist örgütlenmiş.
Sevin Okyay’ın çok sevdiğim bir lafı vardır “Askeriye militarizmin son
ütüsünün yapıldığı yerdir” diye. Gündelik hayattaki militarizmi fark
etmeden, militarizmin alanını ordudan ibaret gördüğümüzde de hiç bir şey
değişmeyecek. Askerlikte sahiden de heteroseksüel ya da heteroseksüel
taklidi yapan erkek insanların militarizasyonun son ütüsü yapılır.
Üstünde olduğunu söylenene şartsız ittat, altında olduğu söylenenenin
şatsız itaatini bekleme. Sözüm ona sivil hayata çıkınca da patronuna,
devlet görevlisine vb itaat ederken, karısının, sevgilisinin,
kardeşinin, çocuğunun, çalışanının vb’nin şartsız itaatini bekler. bu
olmayınca da onu cezalandırmayı hakkı görür, normal kabul eder. Bu kadın
cinayetlerine, nefret cinayetlerine dayanır.
LGBTİ birey misiniz?
Şu an için hayır. ama ömür denilen süreç önceden kestirilebilen bir
şey değildir. Bazı ezberlerimi kırmadan önceki dönem olsa doğrudan
“hayır” derdim ama yarın kendi cinsiyetimizden birine şahsi alaka
duymayacağınızın garantisini kim verebilir? Bugün kadınlık, erkeklik,
eşcinsellik vb nin %99’unun o cinsiyet ya da o cinsel yönelimle alakası
yok. Davranışlardan, kılık kıyafete, dile, yapılan işlere hepsi sistemin
empoze ettiği roller, daha kolay yönetmek için tektipleştirmeleri.
Militarizm ve ataerki fonatik alfabeden, ihtiyaç fazlasının
biriktirilmesi, bunun güvenliğinin sağlanması, kentleşme, yöneticiler,
iş bölümlerinden beri, soy üzerinden sahte ölümsüzlük tamahından beri iç
içe geçmiş iki kaşık gibi özenle inşa edilmiştir ve inşaı devam eder.
Ve maalesef bununla malul olanlar sadece erkekler ve heteroseksüeller
değildir. Ben “ebeveyn suçludur” derim, dünyaya iradesi dışında bir
insan getirdiği için. Benim haberdar olduğum bir çocuğum yok, yol
kazalarından da hep dünyaya gelmeden kurtulduk. Ama bir gün bilinçli ya
da bilinçsiz bir kaza olursa. İnşallah olmaz. Ben çocuğumun cinsel
yönelimiyle alakadar olmam, gelip kendi anlatmazsa sormam bile, beni
alakadar edecek olan onun nasıl bir insan olacağıdır.
LGBTİ denince aklınıza gelen ilk şey?
Epey bir zamandır beni insanların cinsiyetleri, cinsel yönelimleri,
ırkları, dinleri, milliyetleri, iktisadi sınıfları, eğitimleri,
meslekleri vb hiç alakadar etmiyor, o insan alakadar ediyor. Belki de
aidiyet siyasetlerini çok tehlikeli gördüğümdendir. Bir dönem
televizyonda Gülsüm Ekinci’yle Ötekileştir-Me adlı bir program
yapıyorduk, her hafta bir ötkileştirme grubunu alıyor ve konukların
birini farklı bir ötekileştirme grubundan davet ediyordu. Ve hiç
istisnasız ötekileştirilenlerin başka ötekileştirmelerde nasıl egemen
ötekileştiemelere eklemlendiğine şahit olduk. John Mack’in
“kurbanın(mağdurun faşizmi diye bir tanımı vardır, mağduriyetinizle
narsistik bir empati kurarsanız, onu merkeze yerleştirirseniz bir
hiyerarşi oluşturur diğer mağduriyetleri ya da az önemli görür ya da hiç
görmezsiniz. Ben insanlara şahsi sorular sormam, mahremlerine girmek
gibi gelir bu, hicap duyarım. Mesela Manhattan’da ikamet ettiğin dönem
roomadelerimin biri, bir sohpette kendi söyleyince
eşcinsel
olduğunu öğrenmiştim. Daha önce aklıma bile gelmemişti. Tanıdığım pek
çok kişi içinde gecerli bu, cinsel yönelimlerini bilmem, merak etmem,
sormam. O insanla ilişkim önemlidir. Paylaşmak isteyip söylemişse
bilirim ancak. Açık eşcinsel oldukları için bir mahsuru olmayacağı
saikiyle Mehmet Sander, Kutluğ Ataman, Kürşad Kahramanoğlu, Ceyhan Fırat
Hızal, Hülya Tarman, Yasemin Öz, Ziya Yoğtu, Ali Erol, Esmeray, Adar
Bozbay gibi sevdiğim pek çok
LGBTİ arkadaşım var ama arkadaşlığımızda cinsel yönelimlerinin bir rolü yok.
Bir LGBTİ bireyi oynamak ister misiniz?
Tabii çok isterim. Ama Türk sinema ve dizilerinde genellikle
gördüğümüz sahte eşcinsel ya da travesti karikatürü bir rol teklif
edilirse kabul etmem. Ama seveceğim sahici bir karakter olursa, altından
kalkabileceğime de inanırsam çok isterim. Sıkı bir çiftçi pazarı
egzersizi, derin bir kazı, ses ve vücut ritmi araştırmaları, onları
refleksivleştirecek trainingler… Bir rolün altından kalkabilmek ve bunu
yapıp yapamayacağınızı kestirmek önemli. Şu değil mesela ben hemen her
provanın bir dönemi “ben bu rolün altından kalkamayacağım,
beceremiyeceğim” triplerine girerim, bu bence arama sürecinin tabii
semptomlarından ama bir de oyunculuktaki burada ve şimdinizle çepberleri
hiç çakışmayacak roller vardır, bunu sezebilmek önemli, yoksa içine
edersiniz rolün. Orhan Oğuz, Cemal Şan’ın senaryosundan Dönersen Islık
Çal’ı çekeceğinde pek çok oyuncuyla görüşmüşlerdi, biri de bendim ama
Fikret’i (Kuşkan) tercih ettiler, o oynadı. Aslı’nın (Öngören) yazdığı
Yel Mi Değirmen Mi adlı çok güzel bir oyun vardır, oradaki travesti
karaktere talip olmuştum seneler önce ama Aslı’nın kafasında başka bir
oyuncu vardı. Mehmet Murat Somer’in ana karakteri travesti bir dedektif
olan bir polisiye roman dizisi vardır, onların bazılarında yan
karakterlerden biri olan varoştan geçkin bir travesti vardır, bu film
olsa ve o rolü oynasam demişimdir. Kutluğ (Ataman) Lola ve Billy The
Kid’i ilk yazdığında beni düşünüyordu, ama on küsur sene sonra
çekebildi, ben artık fazla kartlamıştım o rol için Baki Davrak oynadı.
Xavier Dolan’ın Heartbeats, I Killed My Mother gibi hoş filmleri vardır
ama tabii yaş olarak benim oynayabileceğim roller değil.Mesela John
Hurt’un oynadığı Partners’teki rol. Oyunculukta idolünüz kim derler ya,
benim büyülendiğim oyuncu da John Hurt’dür. Kevin Spacey’in çok iyi
oynadığı eşcinsel karakterler vardır. The Adventures of Priscilla, Queen
of the Desert’da Terence Stamp’in oynadığı rol müthiştir. Amerika’da
Hedwig and The Angry Inch adlı etkileyici bir müzikal seyretmiştim.
TC’ye döndüğümde Sumru’ya (Yavrucuk) “Babylon gibi bir yerde küçük bir
orkestrayla oynasana bunu” demiştim. Sumru çok yetenekli ve çalışkan bir
oyuncudur hemen araştırdı ama “o rolü bir erkek oynamalı” demişti.
Seneler sonra maalesef ben seyredemedim ama müthiş bir travesti rolü
oynadığını okudum. Nedim’e de (Saban) yine Amerikada seyrettiğim ve onun
tiyatrosuna uyacağını düşündüğüm LGBTİ temalı bir müzikli oyun teklif
etmiştim ama alakasına celp etmedi zannederim, yapmadı. Mesela Yeşim’in
(Dorman) seneler önce yazdığı bunamış bir Kenan Evren ile polisten kaçan
bir grup travestinin karakterlerini oluşturduğu 12 Eylül Darbesi
üzerine müthiş bir kara komedi vardır. Yeşim, Ankara’da çok önce LGBTİ
bir ekiple sahnelemeyi de denemiş ama olmamıştı, tanıdığım-tanıştığım
tiyatroyla ilgilenen travestilere hala söylerim ama el atan olmadı.
Nahit Sırrı Örik’in son seneleri bir oyun ya da film olsa oynamayı çok
isterim. Ben de epey önce Nahit Sırrı’ya el atmıştım. Eski bir apartman
dairesinde, ötekileştirilmiş ihtiyar bir adam, ortak fail özünde kendisi
olan oyun karakterlerinin hayaletleriyle başbaşa kalmıştır…
diyaloglarını Selim İleri’nin yazmasını istiyordum. Hatta ismi bile
belliydi: Öğleden Sonra Gece Yarısı. Ama olmadı, nasip değilmiş. Proje
çöplüğüme düştü. Dediğim gibi ben teşneyim, yeter ki sahici bir LGBTİ
rolü teklif edilsin.
Tiyatroculuk yeteneği olan ve Tiyatro oyuncusu olmayı düşünen LGBTİ bireylere tavsiyeleriniz?
Haşa tavsiye ne haddime. ama oyunculuk, reji ya da başka bir
unsurunda tiyatro yapmak isteyen tüm genç insanlara ben tiyatrodaki
alanlarında , cinsel yönelimlerini bir yana bırakıp, bir dolu teknikle
tanışmalarını, kendi öznel tiyatro dünyalarını kurma düşü kurmalarını,
diğer sanatlarla ve dünyada olup biten her şeyle, insanla alakadar
olmalarını teklif ederim naçizane. Türcülkük olmasın sadece insanla
değil tüm canlılarla…Her hangi bir nedenle kendi söylememişse, ben
bugüne kadar tiyatroda çalıştığım insanların cinsel yönelimlerini bilmem
mesela.
Tasarlayıp, yönettiğiniz son oynunuz Merhaba’dan biraz bahsedermisiniz?
Merheba baştan benin projem değil. Destar Tiyatronun iki kurucusundan
biri olan Mirza Metin’in Galisyalı yazar Sechu Sende’nin Rüyalarında
Bile dilimi Kaybetmeyeceğim kitabından genç yazarlara uyarlattığı bir
konseptin ilk oyunu. İkincisini Aslı Öngören yönetti, üçüncü e
dördüncüyü de Ayşenil Şamlıoğlu ve Orhan Alkaya yönetecek. Mirza ve
Berfin (Zenderlioğlu) teklif getirdikleride, ki Reşe Şewe, Gor, Disco
5nolu gibi oyunlarını, tiyatro yolcukları sevdiğim bir grup ve sevdiğim
insanlar olduğundan “meselem olacak, temas edeceğim bir oyun çıkar ve
re-write yapmam sizin için ilkesel problem değilse evet” demiştim. Sıfır
bütçeyle ve kimisi Sevin Okyay, Nalan Özübek, Aslı Erdoğan, Gülsüm
Ekinci, Fatmagül Berktay, Kamer Yıldız, Çetin Ok, Yazı Köz, Güler
Kazmacı, Suzan Kardeş, Kawa Nemir gibi önceden tanıdığım, kimisi Merheba
serüveninde tanıştığım Erdem Kaynarca, Nagihan Gürkan, Burcu Eken,
Martha Montecevhi, Can Bora, Adar Bozbay, Ahmet Aslan, Şirin Pancaroğlu,
Hilal Polat, Felat Erkozan, Sadin Yeşiltaş, Alan Ciwan, İrfan Güler,
Pepa Baamonde, Gonca Gümüşayak, Emrah Hamşioğlu, Vakvak Kardeş, Cihan
Güngör gibi kırktan fazla insanın temasıyla ortaya çıktı Merheba.
Sande’nin hikayeleri ana dil hakkı üzerineydi. TC’de Kürtçe, Ermenice,
Rumca, İbranice, Zazaca, Çerkez dilleri vbnin kamusal alanda yasaklı
olması gibi, İspanya’da da Franco diktatörlüğünün sonuna kadar Baskça,
Katalanca, Galisyanca yasaklıymış. Beni egemen dilin tahakkümü kadar,
tüm dillerin eril ve militarist inşaı, her dilin kendini merkeze
aldığında faşistleşmesi de ilgilendiriyordu. Re-write’da bunu öne aldık.
Bir de anlattığı kadar, nasıl anlattığı da önemli benim için
tiyatronun. Bir kere Bonapartist, Stalinist ya da Jakobenist bir
tavırla, Aydınlanmanın modernist hastalığıyla öğreten olmamalı tiyatro
benim için. Simülasyon sürecinde bir temas, dertleşme, her seyreden
insanın kendi meşrebi ve biyografisiyle yegane alakalar kurabileceği
olmalı. Tiyatro serüvenimin son döneminde lineardan, klasik piyesten ve
onun sahnelenme alışkanlığından gittikçe daha ihtimamla kaçıyorum,
Roland Barthes’ın yazının dikeyliği dediği gibi bir tiyatro dili,
kurgusu peşindeyim. Deleuze ve Guattari’nin “minor edebiyat” dediğinin
bir tarz tiyatro hısımı. Burada kastedilen minor bir dilde edebiyat
değil, korkunç yabancılaşma içinde, ona karşı kendini “öteki” olarak
inşa eden bir edebiyat, tiyatro. Post-modern ertesinin tiyatrosu. Metin
ya da oyuncunun başat unsur olmadığı, genelde destek unsuru kabul
ettirilmiş unsurların bazen tek başına sahneyi sırlandığı bir tiyatro
karanlıkta, bir ışıkta ya da br enstalasyonda oyuncu ya da söz olmadan
sadece müziğin tek başına sahnede kalabildiği mesela. Ocak başından beri
sahneleniyor, son gösteri 28 Mayıs’ta Şermola Peformans’ta. Seneye
devam eder mi? İspanya, Finlandiya, Danimarka, İsveç gibi bazı
ülkelerden ön çağrılar geldi ama gidebilir mi? Başka şehirlere turne
yapar mı? Bunları bilmiyorum. Bir de şunu ekleyeyim, Merheba’dan kısa
süre önce çok sevdiğim arkadaşlarımdan Kenan Işık bir kaza geçirip bizim
algı düzlemimizden çıkmıştı. Ben, Merheba’ya başlarken, “bu oyun
meşrebimce Kenan’a bir dua olsun” demiştim, bu duygum oyun boyunca devam
etti, bitimine kadar da devam edecek.
Merhaba adlı oyundan sonra sahnelemeyi düşündüğünüz, sahneleyeceğiniz oyun var mı?
Şu an Esra Alkan’ın yürütücü yapımcılığında iki ayrı ekiple iki proje
üzerinde çalışıyoruz. Şimdilik ismi “aslında…? / Kadın Kırımı” olanı
Aslı Erdoğan, Hande Çayır, Melisa Vittek, Burcu Eken, Gülsüm Ekinci ve
Martha Montecevhi ile, şimdilik ismi “Mutfak Diyalogları” ya da “Mutfak
Sohbetleri” olanı ise Derem Çıray, Nevin Cangür ve Sevin Okyay’la
çalışıyoruz. İlki Aslı Erdoğan edebiyatıyla içiçe, liearı iyice kıracak,
farklı görsel unsurlar, tiyatro dilleri, kakofonik koralar deneneceği,
Aslı Erdoğan’ın da performansçı ve oyunun bir bölümünde yazar kimliğiyle
interaktif yer alacağı, alternatif bir sahnede ayda bir oynanacak bir
oyun. Ayrıca Aslı’nın kitaplarının basıldığı 23 ülkeye de oradaki yayın
evleri aracılığıyla gidilebilir belki. İkincisi Zorlu gibi büyük
konvensiyonal bir sahne için uyarlanan, Serra Yılmaz üzerine kurduğumuz,
her performasta sahnede yemek pişirilecek bir oyun. Daha pek çok
özelliği olacak ama şimdiden söylemeyeyim, olur olur a birileri daha
önce bir oyunda kullanır, sürprizi kaçar vaz geçmek zorunda kalırız. Ve
tabii neticede nasip, yarın ölmeyeceğimin bir garantisi yok.
Mehmet Atak‘a teşekkür ederiz.
Türkiye LGBTİ Birliği
http://lgbti.org